NERESİ YUVA
Bir haller oluyor herkese.. Kız arkadaşımı dinliyorum (en küçüğü 2.5 yaşında kömür gözlü oğluna ben ilk görüşte aşık oluyorken) kendisinden 3 yaş küçük eşi diyor ki, “Şiirim geldi; şair olmaya gidiyorum”.. Evi öylece koy verip gidiyor bir bilinmeze…
Erkek arkadaşıma rastlıyorum bir Beyoğlu mahşerinde. 8 yıldır aynı yastığa baş koyan (bence negatif ruhlu- asi) ona göreyse dünya dilberi, “bir tanesi” karısı bir gece vakti “Anneme gidiyorum” diye çekiyor kapıyı...
Ben üstümde “canım” dediklerimin acısı, beni büyüten şehrin İzmir’in kollarına atıyorum kendimi.
Baba ocağımın dumanı tütmeyeli ikinci bayram bu...
Yazlık evin zeytinleri, sahili, sıcak güneşi dosttu; Temmuz Ağustos hoştu da, kışın habercisi kasımda bir başka vuruyor Ege’nin incisi beni...
“Neresi Yuva” dedirten bir kör kuyuda sıkışmışız sanki...
Kendimi geçtim. Bildim bileli yanıtını veremediğim soruydu bu. Bir şehre, bir eve ait olabilmek dünyanın en yıkılmaz iktidarı bence.
Ve ben “iktidar”ları sevemedim neden bilmem. Bana değen her yaşamda bu kokuyu alsam da kendim kadar “göçebe” bir ruhu görmedim desem yeri.. Övündüğüm tek şey var ki bu “dağınık” hayatıma bir kalbi ortak etmedim. Edemedim..
Peki “iyi günde – kötü günde” diye yeminler edilen, su gibi alkol eşliğinde gözlerde hüznün izi, herkesleri bir sahte zaferde buluşturan o “düğün-dernek”leri niye yapar ki çiftler Gelin boynuna takılacak birkaç parlak kolye, sanki meslekmiş gibi eşe dosta nazire eden altın bileziklerin dolara endeksli ışığı mı acaba kendinden geçiriveren aşıkları
Her şey olup bitince, ışıklar sönünce çiftleri basan bu kasvet niye
Kahkaha yerine niye öfkeler vuruyor duvarlara
“Yuva” denen düş cenneti neden “kör kuyularda” dipsiz-nefessiz mahpushaneye dönüyor hemen
Evlilik bir eski masal mı
Ya aşk
“Aşkla Çoğalmak” banka hesabıyla değil de bir çift gözde büyütmek “insan” denen serveti niye bu denli imkansız acaba
Sisli yolda arabada 18 aylık bir nemli avucun içindeyken elim “fikrimin ince gülüydü” İstanbul’da arkamda kala kalan duygusu zirvede, başı eşiyle dertte sevdiklerim. Ben 41 yıl karısıyla aynı yastığa baş koyabilmiş bir babanın kızıyım. Sinemaya emek vermiş, filmlere, şiirlere, muhabbete meyletmişti babam hayatı boyunca...
Ama ışıklar altındaki yaşamında dışı değil “içi ışıklıydı” belki de onu yuvasına adanmış bir yaşamda inatla kararda ve ayakta tutandı; “ailem” dediği bizlere sığındı düşlerinin yara aldığı her kaçamak solukta..
Tıpkı “Yalın’ıma, kız kardeş kuzuma sığınışım gibi O’nun gök mavisi gözlerinde okuduğum binbir gece masalları tadındaydı İstanbul’dan İzmir’e sisli yolculuk..
Ve içimden geçen yemindi; “Kurulu düzenlerin sığlığında alınan beyaz eşyaların, malın mülkün altında boğulmadan” Doğallıkla nefes alabilmek, bir parça oksijen olabilmek en büyük servet o son soluğu bildiğimiz ama zihnimizde sildiğimiz adına “ölüm” denen yoklukta ilerlerken dörtnala, tutunabildiğimiz tek gerçek “bir avuç içi’nden başka ne olabilir ki
Yastığa baş koyduğum evleri, işim gereği uzun kaldığım otelleri geçirdim aklımdan bir bir...
Ortaköy’deki TRT lojmanıyla başlayan İstanbul yolculuğumda dantel gibi özenerek kurduğum, dakikada yıkıverdiğim düzenleri düşündüm. Altında hiçbir kalbin ezilmediği “ev”lerim değildi elbette “YUVA”..
Yuva “Yalın’ımın kainatın nabzıyla çarpan o 18 aylık varlığından taşan mis kokuda, nemli avuç içiydi. En ferah nefesim, geçmişin gücüyle geleceğe uzanan o sağlam köprü; o kadar YALIN, öylesi cennet kokulu..
Üç cocuğunu şiir yazmak için terk eden eşe sesleniyorum; en güzel şiirlerini yazmışsın zaten. Eğer birinin bile kalbi kırılacaksa sonsuza dek “sus” lütfen..
Ve sevdiği erkeği ağlatıp anne evine koşan kadın; “bir damla gözyaşı” okyanusa bedelken darmadağın bıraktığın o yuvanın enkazında sen de kalacaksın.
Eşlere diyorum ki; “SARILIN” lütfen; aşkınız bitse de birlikte üretip hayata hediye verdiğiniz her şey adına dostlukla, umutla, el ele sarılın yaşama..
Ağlamasın bebekler..
Ağlamasın erkekler..
Ağlamasın anneler..
Her günün bayram tadında olduğu mutlu Türkiye dileğimle..
Sevgiler.
Aysun ERKUL